• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Mehmet DOĞAN
mddogan@gmail.com
Kalecik Beyazı
02/05/2018
Kalecik hep beyaz bir sayfa. Saflığımızın, masumiyetimizin, yani çocukluğumuzun beyaz sayfası…
 
Oysa meşhur olan “Kalecik karası”dır!
 
Kalecik’ten Ankara’ya göçtüğümüzde dokuzumdaydım. Bu yakın mesafeli yer değiştirme hiçbir zaman gerçek bir göç etkisi uyandırmadı bende. Kalecik her istediğimizde ulaşabileceğimiz bir yerde idi, yazları yine oradaydık. Bütün zorluklarına rağmen bahçe kavramının hayatımızdaki yeri tartışılmazdı. Oysa göç olgusu son yüzyılın en etkileyici sonuçlarını doğurdu Kalecik gibi köklü küçük şehirler için.
 
İlk çocukluk yıllarımın Kaleciği hafızamdan hiç silinmedi. Tek parti devrinin sonu, çok sayfalı nüfus kâğıdımın son sayfalarından birine mühürlenmişti: “Bez verilmiştir. Sümerbank!” 1950 Seçimlerini hayal meyal hatırlamam, pederin demokratlığının rüzgârıyla olmalı. 1950 sonrası iki şeyi unutmamam yeni dönemin yönünü gösterebilir: Şehrin sokaklarının beton elektrik direkleri dikilmek için kazılması ve Büyük Camiie hoparlör takılması…
 
Kaleciğin yüzlerce yıllık ruhu, çocuk zihninde hayatın akışı içinde farkedilmeden yaşanabilir. Bu bir kendiliğindenlik ve tabiilik olarak çocukluğumun atmosferini oluşturur. Toprakla her vasatta beraber olmak, kerpiç evlerin hayatımıza kattığı bir gerçekliktir.
Akrabalık, komşuluk ve hemşehrilik fark edilmeden hayatınızdaki yerini alır.
 
Nerede olsam, nereye gitsem, Kalecik bir resim olarak zihnimde hep var oldu. Baba ocağı ve ana yurdu olarak Kalecik benim insanca duyarlığımın toprağıdır aynı zamanda. Geçmişin yüzlerce yıllık süzülmüş irfanı, bir bocalama devresinde hâlâ derin anlamları ile büyüklerimizin zihninde varolmayı ve hayatımıza karışmayı sürdürüyordu. Bu köklü irfanının yanında köksüz yeninin başarısının varlığımızı güçlü şekilde ifade edemediğini her zaman hissettim.
 
Kalecik bana babamdan ziyade annemi hatırlatır. Küçük yaşta anne olmuş bu Anadolu kadını bu topraklarda teşekkül etmiş irfan denizinin hayat suyunu bize aktarmıştır. Bunun zorlayıcılıkla değil, tabiî şekilde olduğunu, fark ettirilmeden yapıldığını belirtelim. Varını ortaya dökmemek… Olduğundan fazla görünmek bir yana, az görünmek; varlıklıysa zengin görünmemek, muktedirse iktidarını gizlemek, akıllıysa aklına mağrur olmamak…
 
Çok küçük çağımda, annemle beraber bir yere gidiyoruz. Bir erkek geliyor karşıdan, çarşaflı annem kenara çekiliyor. “Neden” sorusunu gözlerimden okuyor. Bu topraklarda sabitkadem oluşumuzun altın formülünü naklediyor bana: “Onlar askere gidiyor, kâfirle savaşıyor…”
 
Askerlikte arada bir kendisi için gönüllü nöbet tutmam, bana tek vasiyeti bu. Gönüllü nöbet, bir nevi nafile ibadet gibi… Bu tek vasiyetinin hakkını vermeye çalıştım. Vefatında yanında bulunamadım, sürekli hatim yapardı, bir hatme başlamış ve tamamlayamamıştı…O vasiyetini önce babam, bir hayli zaman sonra ben yerine getirdim.
 
Yine askerlik: Askere gidiyorum. Bana sözü: “Padişah dirliği ile gidip gel…” Ne padişahı? Cumhuriyet’in tarihi yarım asrı geçmiş…Bunu bilmez değil. Cumhuriyet’in askere verdiği unvanlar, rütbeler onu cezbetmiyor. Kutsallığı devamda arıyor…
Onu siyah çarşafından çok, beyaz örtüsü ile hatırlıyorum. Çileli Anadolu kadınının numune-i imtisali… Yemeyip yediren, giymeyip giydiren, her işi kendi işi olarak gören…Tevazudan öte, gösterişsizliği edeb edinen...
 
Kalecik benim beyaz sayfam. Saflığık, masumiyet, yani çocukluk bu beyaz sayfanın bütün muhtevası…
 
Kalecikle ilgili birkaç yazı yazdım ve o günlerde çalıştığım gazetelerde yayınlandı. Aşağıdaki “Kalecik beyazı” yazısı bunlardan biri (Eylül 2004).

Büyük şehrin gürültüsünden, patırtısından, trafiğinden ve yorucu hayatından bunalanlar hafta sonlarında yakın ve fakat tabiat içre dinlendirici yerlere gitmek isteseler, nerelere giderler?
Sözkonusu olan Ankara ise, hemen hemen bütün kazaları böyle bir hava değişimi için elverişlidir. Fakat, çok yakın dolayısıyla şehrin devamı gibi olan ve sanayi bulaşmış yerlerdense, tabiatla ilişkisini devam ettiren, suyu, yeşili olan yerler tercih edilmek istenirse, kuzey batıda Ayaş ve Beypazarı, batıda Kızılcahamam ve Çamlıdere ilk akla gelenlerden olmalıdır. Doğuda ise Kalecik var.
 
Hafta sonu, biz doğudaki Kalecik’e dâvetli idik. Abdürrahim Karakoç, Lütfi Şahsuvaroğlu ve Muhsin Mete ile beraber bu dâvete icabet ettik. İlk defa Kalecik’e dâvetli olarak gidiyordum. Çünkü Kalecik benim memleketim. 45 yıldan fazla zamandır Ankara merkezinde oturuyoruz ama, eski toprak bağlarımız, aile büyüklerimiz bizi en azından bayramda seyranda kasabamıza çekiyor. Son yıllarda, Kalecik cezaevinde yatan yazar dostlarımız da Kalecik’e gitme sebeplerimiz arasına katıldı. Son olarak Hakan Albayrak’ı Kalecik Açık Cezavi’nde ziyaret ettik.
 
Bu yüzden, bizim için “1. Uluslararası Kalecik Karası Üzüm Festivali” dâvetinin özel bir anlamı var. Okuyucu, bu başlığın mânasını hemen kavrayamamış olabilir. Sözkonusu olan, Kalecik’in adıyla anılan bir “kara üzüm”dür. Bu ince kabuklu ve sulu kara üzüm eskiden pekmez yapılır ve kurutulurdu. Şehrin, yaklaşık onda biri nisbetinde nüfusa sahip bulunan Ermeniler ise şarap imâlinde kullanırdı. Bizim çocukluğumuzda, üzümün şarab imalatçılarına verilmesinin, bağların kurumasına yol açacağı, eskiler sözü olarak kulaktan kulağa dolaşırdı. Biz Kalecik’te bağların kuruduğunu gördük. Güzelim bağlarımız bir kök hastalığı yüzünden beş-on yıl içinde hâk ile yeksan oldu. Kimsede bağ yetiştirmek için şevk kalmadı. Son yıllarda, Kalecik’te üzümcülüğe dönüş olduğunu biliyorduk, fakat bunun boyutlarından haberdar değildik. Bu gidişimizde, gayet büyük bağların, ciddi yatırımlarla dikildiğini gördük. “Kalecik karası” denilen üzüme rağbetin böyle bir ekonomik etki uyandırması, öyle anlaşılıyor ki, Kalecik’in de “festivalci” kasabalar arasına katılmasına yol açmış. 

Festival alanına yaklaştığımızda, bu festivalin eski Kalecik panayırından pek fazla farkı olmadığı düşüncesi ağır basmaya başladı. Mevsim aynı olduğu gibi, hemen hemen aynı etkinlikler vardı. Çok önemli bir noksanıyla, eskiden panayırın ağırlığı, canlı hayvan ticaretinde iken, bu defa onlar hiç ortada yoktu! Devrin farklılaşan iktisadı, böyle bir değişikliğe yol açmış olmalıydı.
 
Festival “uluslararası” fakat başka “ulus”lardan kimse görünmüyor! Bu durumda, “Kalecik karası”nın uluslararası şöhreti festivalin böyle anılmasına yol açmış olmalı! Kalecik girişinde önümüze çıkan, “fıçı üzerinde üzüm çiğneyen kız” heykeli, bir Kalecikli olarak beni ciddi şekilde bunalıma soktu. Kaleciğin ne geçmişinden ne de bugününden böyle bir kompozisyon çıkarmak mümkün değildi. Fonu görmesem, ünlü kalenin silüeti üzerimize düşmese, kendimi bir İtalyan kasabasında zannedecektim! (Belki şimdi şehrimizde bir tanesi bile bulunmayan eski Ermeni hemşehrilerimizin böyle bir heykele konu olabilecekleri düşünülebilir).
 
Elbette Kalecik, böyle özenti heykellere ihtiyaç duymayacak tarihi, kültürü ve birikimi olan bir şehir. Onu sembolize decek daha güzel tasvirler, biçimler her zaman bulunabilir.
 
Kaleciğe bir çok defalar uğramış olan Evliya Çelebi’ye göre, Bursa tekfuru Sirona Kral, kızı için şehrin esası olan kaleyi bina etmiştir. Daha sonra Kastamonu hâkimi Topal (“kötürüm” Bayezid olmalı) feth edip Osmanoğlularına baş eğmemiş, nice köylere ve şehirlere el uzatmaya başlamış. Sonra “Yıldırım Bayezid Han bir gün alelgafle (gaflete düşürerek) bu kal’ayı basıp vakt-i Şafii’de (yani şafiilerin sabah namazı kıldığı vakitte, (ki hanefilere göre hayli erken saattedir) er döküp fethetti. Zira cengü cidal ve harb u kıtal ile feth olunur kale değildir…”
 
Cenk ve mücadele ve harb ve öldürmekle fetholunur kale değildir Kalecik…
 
Evliya devam ediyor: -Cık lafzı küçültme ekidir “amma bu kal’a evc-i asumana kad çekmiş, zirve-i âlâya kemend salmış bir ahmer gûn yalçın kaya üzre ebr-i kebutlara beraber bir kal’a-i seng âbat kala-i bîdâd u binayı Ferhad”dır...” Yani, -cik eki küçültme ekidir amma, bu kale göğün en üst noktasına boyunu uzatmış, en yüksek zirveye kemend salmış bir kızıl renkli yalçın kaya üstüne mavi bulutlarla beraber bir taştan yapılmış kale, yaman kale ve Ferhad yapısıdır… Dört tarafı yalçın kaya olduğu için hiçbir tarafında hendek yoktur. Kıble tarafına bakan bir demir kapısı vardır. Kale içinde yirmi kadar bina vardır. Bir camii ve buğday anbarı ve su sarnıcı ve cebehane ve altı aded şahi topcağızları vardır. Amma il içinde olmağıla Kal’ası garib kalmıştır. 1200 kiremitli ve toprak örtülü evi var. Cümle onyedi mihrabdır (cami, mescid). Medresesi yoktur amma on üç sıbyan mektebi (ilk okul) vardır.”
Evliya Çelebi, bazan mübalağalı bulunan uslübuyla Kaleciği böyle tasvir ediyor. Bir cümlesi var ki, o zaman içinde değişen ve değişmeyen şeyleri ifade etmesi bakımından ilgi çekici: “Havası gayet lâtiftir, lâkin suyu memduh değildir”. Yani “havası gayet güzel, suyu övülmeye değmez!” Kalecik’in havası ve suyu için bugün de öyle söylenebilir. Başka çok değişmiş sanılan yönlerinin de altı kurcalansa, yine aynı noktaya varılabilir.
 
Kalecik’te festival yahut taşranın arayışları
 
Türkiyedeki değişim ve dönüşüm zorlaması, Kalecik örneğinde de kendini açıkça hissetiriyor. Kalecik tek başına bir örnek değil elbette. Sanayileşmiş şehirler, hâlâ standartları düşük kır kesimi ve bunlar arasında mutavassıt hâlde bulunan köklü fakat küçük yerleşme birimleri geleceğe yönelik projeksiyonlar yapmayı deniyorlar.
 
Esasen, farklılaşan ekonomik şartlar, eski ticaret ve ulaşım yollarının geçirdiği değişim, bütün benzer yerleşmeleri ciddi şekilde etkilemiştir. Geçmişte üretilen değerler, rekabete dayanamamış veya günümüzde bir şekilde revaç bulamamıştır. Bunun sonucunda, bütün küçük yerleşmeler, sanayileşerek kalkınma hevesine kapılmışlardır. Kalecik de, yakınındaki Kırıkkale’nin devletçi sanayileşmesinin baskısını böylece kırabileceğini düşünmüştür.
 
Anadolu coğrafyasının, kıt imkânlarını en iyi şekilde değerlendirerek ayakta durabilen, kendine mahsus el ürünleri ile belli bir nüfusu üretici yapan ve böylece yüzyılları aşan mamur kasabalar, son asırda sınırlı ziraî imkânlarla başbaşa kalınca ciddi sıkıntıya ve nüfus kaybına uğradı. Yine de, ziraî yapıyı günün şartlarına göre dönüştüren, böylece varlığını sürdüren yerleşmeler ortaya çıktı. Sınırlı topraklardan sınırsız ekonomik güç elde etmek elbette mümkün değildi. Ancak, revacı olan ürünleri yeni tekniklerle üretip pazara ulaştırabilen yerler eleğin üstünde kaldı. Kalecik, şimdilerde bu gücü “kara üzüm”le elde etme yolunda görünüyor. Fakat tek ürüne dayalı ekonomik yapılar uzun vadede ciddi kırılmalara maruz kalabilmektedir. Son örnek: Bir zamanlar örnek olarak gösterilen Mudurnu’nun tavukçuluğu çökünce, şehir büyük sıkıntıya maruz kalmıştır.
 
Kalecik gibi, köklü küçük yerleşmelerin günümüzde büyük şehirlerin yakınında bulunmaktan kaynaklanan ciddi avantajları vardır. Bir zamanlar sanayi dışında kalmış olmanın bugün bu yerleşmeler için bir artı değer olarak kabul görmesi elbette doğrudur. Sanayiden uzak kalan yerler, bu avantajı değerlendirecek vasatı şimdilerde bulmuşlardır. O zaman, kasabanızın büyük şehirlerin halkına sunacağı şeyler, önce tarihî çevre, sonra fazla müdahale edilmemiş tabiat ve bunlarla birlikte mahallî ürünlerdir.
 
Ankara’ya Kalecik’ten bir kat uzakta bulunan Beypazarı, bu imkânları azamî ölçüde değerlendirmeyi bilmiştir. Beypazarı’nın son beş on yıl içinde uyandırdığı tesir, bugün vazgeçilmez bir hafta sonu beldesi olmasına yol açmıştır. Bir taraftan eski şehir unsurlarının hiç olmazsa cephe düzeltmeleriyle devreye sokulması, diğer taraftan mahalli ürünlerin pazarlanabilir hâle getirilmesi ciddi bir ekonomik canlılık sağlamıştır.

Kalecik, eski şehir yapısını pek az koruyabilmiştir. Bazı mahalleler tamamen ortadan kalkmış, tarihî yapılar tarihiliklerini isbat edemeyecek kadar başkalaşmış ve betonlaşma ciddi merhaleler kaydetmiştir.
Bu arada, bazı tarihî mekânların iyi niyetli tamir faaliyetleri, ehil kişiler tarafından yapılmadığından ve ucuza mal etmek kaygısından olmalı, arzu edilen sonucu vermemiştir. Tarihi Kalecik kalesi tamirden sonra, betondan yapılmış yeni bir kale etkisi uyandırmaktadır!

Kalecik gibi kasabalar, mahdut zirai alanlarını en iyi şekilde değerlendirmek yanında, büyük şehirlere yakınlıklarının sağladığı avantajları dikkate alarak varlıklarını kabul ettirebilirler. Tek ürünün şehre katkısı, süreklilik arzedemeyeceği gibi, toprakların elden çıkması ile, ekonomik değerin mahalli faydayı sağlamaktan uzak düşmesi durumu ile karşı karşıya kalınabilir. Kaleciğin tek özgün ürünü “Kalecik karası” mıdır? Hemen aklıma gelen Kalecik ayvası, aramudu, balı, pekmezi neden festivalin dışında tutuluyor?

Elbette değişim ve dönüşüm sancısız olmaz. Büyük sosyal rahatsızlıklara, kimlik bunalımlarına yol açabilir. Ekonomik değerin en üst seviyede elde edilmesinin bazı tavizler gerektirdiği, yaygın kanaat haline gelebilir. Benim kulağıma çalınan bazı sözler, bu tavizlerin nerelere kadar uzanabileceğine işaret etmektedir. Güya, bir oda başkanı, kilise açarak yabancıları Kaleciğe celbetmekten bahsediyormuş! Böyle birisi var mıdır, yok mudur; böyle sözler tamamen tevatür müdür, bunu tesbit etmek güç. Fakat, Kaleciğin karasından çok beyazının kalıcı olduğu, o beyazın da binlerce yıllık değerlerimiz olduğu, onlar olmazsa bizim asla olmayacağımız akıldan çıkarılmamalıdır.
 


460 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Hava Durumu
Takvim